NEMRUT DAĞI MİLLİ PARKI

Nemrutta güneşin doğuşu

…GERÇEKTEN TANRILARA LAYIK BU HEYKELLERİ BEN DİKTİRDİM: ZEUS-ORAMASDES’İN APOLLON-MİTHRAS-HELLİOS-HERMES’İN, ARTAGNES-HERAKLES-ARES’İN HEYKELLERİNİ VE HER ŞEYİ BESLEYEN VATANIM KOMMAGENE’NİN BİR SURETİNİ. AYNI TAŞTAN YONTULMUŞ OLARAK VE ONLARLA BİRLİKTE TAHTTA OTURUR ŞEKİLDE. KENDİ ŞAHSIMIN BİR SURETİNİ DE, HER ŞEYİ DUYAN TANRILARIN YANINDA DİKTİRDİM…

Günümüz Adıyaman il sınırları içinde bulunan ve geçmişte Kommegene Krallığının anıtsal kült alanı olan dağ; 19 yüzyılın başında keşfedilmesi ile dünya arkeoloji camiayasın da heyecan yarattı. Özellik o dönem yol yapımında görevli olan Alman mühendis Karl Sester, İzmir’deki Alman konsolos yardımcısı Müller Rascdau’ya yazdığı mektupta ” doğu anti Toros dağlarında devasa birçok heykelin olduğunu ve bunların Asur dönemine ait olabileceğini” belirtmiştir. Bu mektuptan sonra Alman bilim adamları arasında tartışmalar yaşanmış ve bazıları bunun bir uydurma olduğunu belirterek toplantılara katılmamışlar.

Batı terası ve heykeller

Karl Sester’e göre, deniz seviyesinden 2000 m yükseklikte bulunan bu heykeller Asur kültürü ile benzerdir. Bu bilgiler ışığında bölgenin ilk haritasını çıkaran emekli Feldmareşal Graf Helmut Von Moltke, daha önce böyle bir bilgiye sahip olmadığını belirtmiştir. Fakat Osmanlı ordusunda danışmanlık yaparken Malatya’da kartografik çizimler yaparken, yol üstünde birçok antik şehire rastladığını söylemiş ve Sester’in mektubunun kayda alınması gerektiğini sonradan üye olduğu akademi ilimler enstitüsünde belirtmiştir. Kendi aralarında görüş alış-verişi yapan Alman Enstitüsü Nemrut Dağının araştırması gerektiğine karar vermiş ve gerekli ödenekler çıkarılarak Otto Puchstein ve Karl Sester’i bu araştırmayı yapmaları için görevlendiriyorlar.

nemrut dağına tırmanış

4 Mayıs 1882 yılında Nemrut Dağına ulaşan araştırma ekibi karşılaştıkları manzara karşısında adeta büyülenmişler. Otto Puchstein gördüğü ilk izlenimleri şöyle kaleme almıştır; ‘İlk izlenim gerçekten olağanüstüydü. En yüksek kayalık tepenin üzerinde, aslında tırmandığımız terastan 40 metre daha yukarıda, sanki bir dağın üstüne oturmuş bir dağ gibi, mezar tepesi yükseliyordu… Kayadan yontulmuş yüksekçe bir podyum üzerinde, sırtları mezar tepesine dönük ve oturur vaziyette, dev büyüklükte beş tanrı heykeli yer alıyordu; bunlardan sadece biri ( Ana Tanrıça Kommegene) sağlam durumdaydı. Önümüzde heykellerin yere yuvarlanmış, her biri bir adam büyüklüğünde başları ile geride taş parçalarından bir tepe vardı; yerlerde alçak duvarların önünde üzeri kabartmalarla süslü bloklar yatıyordu. Çünkü bütün tepe, tıpkı bizdeki şose taşları gibi suni olarak ufaltılmış, birbirinin aynı büyüklükte taş parçalarından oluşuyordu ve yığmanın izin verdiği ölçüde yüksekti. Tepenin öbür yanında, batıda yine bir terasa ulaştık, ancak bu, ilkinden daha aşağıdaydı. Heykelleri oluşturan taş blokları yığın halinde duruyordu ve başlar terasın her tarafına yayılmıştı. Heykellerin arkasında bir dizi kabartmalı blok göze çarpıyordu.” ilk izlenimlerini bu şekilde bize aktaran Otto Puchstein daha sonra heykellerden birinin elinde tuttuğu sembolü fark etmiş, doğru bir saptamayla bunun Yunan kahramanı ve tanrısı Herakles olduğunu ve diğer antik heykellerin elinde böyle bir lobut ile tasvir edildiğini düşünmüş.

apollon güneş tanrısı

Heykellerin olduğu tahta doğru ilerken Otto, arka bloklarda 5 cm yüksekliğinde Grek yazılarını fark eder ve bunları çözülmesi için işlemlere hemen başlamıştır. Diğer blokların arkasında da böyle yazıların olduğunu görünce, hepsinin birbiri ile bağlantılı olduğunu düşünür, fakat yazıların ilk satırları coğrafi koşullar nedeni ile yıllar boyu doğal tahribata uğramış ve birçoğu silinmiştir. Bu olumsuzluklara rağmen pes etmeyen araştırmacılar, yazını birçoğunu kurtararak tercümesini yapmışlar. Tercümeden sonra, bunların Asurlara ait olmadıklarını, mimarı ve üslup olarak daha sonraki dönemlere ait olduğuna karar vermişler. Puchstein bir sonraki gün tercüme ettiği 53. satırda şöyle yazıyordu:” İşte, gördüğün gücü, tanrılara gerçekten layık oldukları bu heykelleri ben diktirdim: Zeus-Oromasdes’in, Apollon-Mithras-Helios-Hermes’in, Argadnes-Herakles-Ares’in ve her şeyi besleyen vatanım Kommegene’nin heykellerini. Aynı taştan ve aynı tahtlar üzerinde duaları işiten tanrıların yanına kendi heykelimi de koydurttum. Böylece ulu tanrıların ezeli saygınlığını kendi genç bahtıma çağdaş kıldım. Ve böylece onların kraliyete ilişkin olarak giriştiğim işlerde sık sık ve somut olarak, alicenap bir yardım olarak bana tercih ettikleri sonsuz ihtimam ve himayelerinin hakkaniyetli bir taklitçisi oldum.” silinmiş olan kısımdan dolayı buranın kim tarafından ve ne zaman yapıldığını öğrenemeyen Puchstein, büyük bir merak içinde kalır ve diğer tarafa yani Batı terasına yönelir. Düşünür ki eğer doğu terasında blokların arkasında yazıtlar varsa, batı terasındaki bloklarda da olması gerekir.

batı terası

Bu düşünce ile blokların arkasını kontrol eder ve yanılmadığını görür, mayıs ayı olmasına rağmen karlar öylece duruyor ve toprağın üstünü kapatması sonucu yazıtlar doğu terasına göre daha sağlam kalmışlar. Açtığı çukurla bu yazıları temizleten Puchstein, tüm yazıları kopyalar ve büyük bir heyecan ile onları tercüme etme yoluna girer. Bu süreci şöyle not alır. ” Anıtın konumu ve yapısı hakkında ilk değerlendirmeden sonra merakımı en fazla çeken şey, bu kitabe olduğu için, doğu terasındaki taşlardan çok daha kolayca temizlenebilen karlar içinden hemen dar bir çukur açtırdım ve sonraki günlerde karların üzerinde çömelerek, yazıtın özellikle, anıtı yaptıran kişinin adını veren başlangıç kısmının kopyasını çıkardım. ‘yazdığı nottan da anlaşılacağı gibi Puchstein bir an önce bu yapıtın kim tarafından yapıldığını öğrenmek istemiş ve bu yönde çok fazla çaba sarf etmiştir. Bu yazıtları çeviren Puchstein, Bir şey daha fark etmiş, bir kaç imla dışında yazıtlar hemen hemen aynı ve düşünmüş ki diğer tarafta eksik olan yazıtları buradaki yazıtlar ile tamamlayabileceğini ve tam metne böylelikle ulaşabileceğini düşünmüş. Bu düşüncesinde yanılmayan Puchstein, sonunda eksik metinleri tamamlamış ve ortaya şu sonuç çıkmıştır.

heykeller yan yana

Toplamda 237 satır olarak çözülen yazıtta, Pers ve Helen tanrı isimlerinin geçmesi Puchstein’i oldukça şaşırtmıştır. Tabi ki yazıtın bir bütün olarak okunmasından sonra içinde geçen şu cümle; ‘İran’ın, Makedonya’nın ve kendi yurdu Kommegene’nin bütün baba-tanrılarının, çocuklarına ve torunlarına lütufkâr olmakta devam etmeleri” dileklerinde bulunmaktadır. Bu bilgi ile sırrın yarısı çözülmüştür. Bunun Kommegene Krallığına ait bir yapı olduğuna tam olarak inanmıştır. Bir diğer husus ise, Zeus ile adı geçen Oromasdes’in, Helen değil, Zerdüşt dinin” bilge efendisi” Ahura Mazda’nın eski Yunaca karşılığı olarak yer almıştır. Bundan dolayı Pers-Helen ortak tanrısal yönetimi vurgulamışlar. Bu kadar bilgiye rağmen, Puchstein’nin kafasını karıştıran soru işareti cevap bulmamıştı, ta kı ilk yazıttaki ilk paragrafı çözene kadar. Bu yazıtta şöyle yazıyordu; ’Kral Mithridates Kallinikos ile Anasever, Muzaffer, Epiphanes (insanlara görünen) Tanrı Kral Antiokhos’un kızı olan, Kardeşsever Tanrıça Kraliçe Laodikhe’nin oğlu, Romalıların, Helenlerin dostu, Epiphanes, Adil, Büyük Kral ve tanrı Antiokhos’un, kutsal temeller üzerinde sonsuz zamanlar için ebedi harflerle kendi ululanması amacıyla sözler kaydettirdi.’’ Bu yazıttan sonra Puchstein, buranın Kommegene kralı 1.Mitridates Kallinikos ile karısı Laodikhe’nin oğulları 1. Antiokhos tarafından yapılmış olduğunu ve kendisi bir Seleukos kraliçesinin çocuğu olduğunu ve dedesinin de ‘’Grypos’’ (çengel burunlu) lakabı ile tanınan 7.Antiokos yani Suriye kralıydı.

Gökyüzünün hakimi kartal ve I.Antiokhos

MÖ. 69-36 yılları arasında yaşamış ve kommegene krallığına en görkemli yılları yaşatan 1. Antiokhos, Nemrut Dağ’ını anıtsal bir alana çevirmiş ve yazdırdığı yazıtlarla kendi tanrısallığını ilan etmiştir. Dağın en ucunda buluna Tümülüs’te ise kendisinin mezarı olduğu düşünülüyor. Bu keşif aynı zamanda arkeolojiye yeni yönler kazandırmış ve bilim insanlarının daha çok güney doğudaki uygarlıklar üzerinde araştırma yapmalarını sağlamıştır. 1. Antiokhos kendisi için Nemrut Dağı’nda anıtsal bir mezar yaptırırken, babası içinde Kâhta Çayı kenarında Arsemia kentinde anıtsal mezar yaptırır. Böylelikle kendi kutsallığını tamamlamış olur. Sester ve Puchstein 16 Temmuz 1882 de Adıyaman’dan ayrılırken, yazıtların tam metnini kopyalamış olurlar ve İskenderun den Almanya’ya dönerler. Nemruttaki günlerini ve anıtsal alanın bulunması ile ilgili 1883 yılında bir rapor yayınlar. Bu rapordan etkilenen Berlin İlimler Enstitüsü, Bergama da ünlü Zeus sunağını bulan Karl Humann’ı Nemrutta araştırma yapması için görevlendirirler. Osmanlı topraklarında bu gelişmeler olurken, buradan bihaber olan Osmanlı yönetimi (çok bu tür gelişmeleri önemsedikleri söylenemez), yayınlanan rapordan sonra Osman Hamdi Bey’i görevlendirerek 1883 yılında konu ile ilgili inceleme yapılması istenir.

Tümülüs katmanları

Müze-i Hümayun müdürü olan Osman Hamdi Bey yaptığı incelemelerde, kitabına şu notları düşmüştür;’’…iki saatten beri yürüyorduk. Tümülüs, ara sıra görünüyor ama hemen dik tepenin arasında yok oluyordu… Bu zorlu çıkış yaklaşık bir saat kadar sürdü ve sonunda büyük Kommegene kralı Antiokhos’un Tümülüs’üne vardık… Arkada, kuzeydoğudan sert bir rüzgâr esiyordu… Önümüzde bir dizi beş dev heykel yükseliyordu. Ancak diğer taraf halen kar ile kaplıydı. Bu beş heykelden sadece bir kadın heykelinin başı sağlam duruyordu. Kayaların içine yontulmuş, bir kısmı kar ve heykellerden düşen parçalarla kaplı bu basamaklı platform dev heykellerin ayaklarına kadar uzanıyordu. Halen birkaç heykel başı da bu basamakların üzerinde duruyordu. Bu keşiften sonra Tümülüs’ün tepesine kadar tırmandık.

Bu yandan da onu çevreleyen coğrafyayı hayranlıkla izliyorduk. Kuzeydoğu tarafında ufukta bulutlarla çevrili Toros zirveleri, güneyde Bulan ve Kâhta suyunun yansımalarını seçebiliyorduk. Bütün zirveler vadilere nazaran karla kaplıydı. Ve biraz uzakta Fırat’ın suları güneş ışınlarını yansıtarak akıyordu. Çok geçmeden dev bulutlar Tümülüs’ü içine aldılar.’’ Bu saptamalarda bulan Osman Hamdi Bey, İstanbul’a döndükten sonra ilk raporunu yayınlayarak kendisinin ve Osmanlının ilk arkeoloji kazısını yapmış oluyordu. Bu gelişmelerden sonra Osmanlı topraklarında gerçekleşen arkeoloji talanının ne boyutta olduğunu gözler önüne sermiş olmuş. Osman Hamdi Bey’den sonra Otto Puchstein ve Karl Sester tekrardan Nemrut Dağına ulaşmış ve yaptıkları kazıları geniş bir rapor ile yayınlamış ve bunu Berlin İlim Enstitüsü şeref üyesi olan Graf Helmuth Von Moltke’ye ithaf etmişlerdir.

Tyhke-Kommegene

Yararlanılan kaynaklar:

1- Nemrut Dağı/ Başgelen,Nezih

2-Nemrut dağından Notlar/Puchstein,Otto

5 thoughts on “NEMRUT DAĞI MİLLİ PARKI

  1. Bu güzel paylasiminizla bizleri commegena krallığının kutsal mekanına götürdüğünuz için teşekkürler

Yorumlar