MOZAİKLER BEŞİĞİ’’ANTAKYA’’

 

Kentin kuruluş efsanesi

Keldağ zirvesi öbek öbek bulutlarla kaplanmış bir günün başlangıcında. Doğudan henüz yükselmeye başlayan gün ışığı, bu ulu dağın bir yüzünü yalayıp Akdeniz’in derinliklerinde kayboluyor. Onlarca çift göz her sabah olduğu gibi bu kez de Casius Dağı’nın zirvelerini gözetlemekte ve bir işaret beklemekte… Ve beklenen işaret!.. Kanatlarını açmış bir kartal, Casius Dağı’nın zirvesine doğru yönelir. Adeta bulutları delercesine taş sunakta kendisine sunulan körpe bir dana veya boğanın bir parçasını kaparak havalanır, bir süre süzülür ve ağzındaki bu parçayı kayalıklarla ovanın buluştuğu bir yere bırakır. İşte Seleucia Pieria (Samandağ) ve Antakya kentinin kuruluş öyküsü de böylece başlar. Buradaki senaryo Antakya’nın MÖ.300 yılında Makedonyalı Büyük İskender’in generallerinden Seleukos Nikator I.’in babası Antiocheia adına kurmak istediği kentin kuruluş efsanelerinden ancak birisidir. Ancak, Antakya’nın tarih sahnesine çıkmasının belge ve bilgileri onun coğrafi konumunun yarattığı insan yaşamına elverişli doğal ve iklimsel koşullardan gelir.

Bakras (Tapınakçılar) Kalesi

Helenistik dönemden de ötesi

Bu nedenle de Antakya’da tarih ‘’Tarih Öncesinden’’ başlar. Antakya, Türkiye’nin Akdeniz sahilinde en güneyde Hatay ilinin merkez ilçesidir. Hatay’ın etrafı Doğu Toros Dağları’nın uzantıları ile çevrelenmiştir. Kuzeyinde Amanos ( Nur Dağları-Gâvur Dağları), şehrin doğusunda ise Habib-i Neccar (Silpius) Dağı ile sınırlanmıştır. Güney batıda ise kentin kuruluş öyküsünün yer aldığı Keldağ bulunmaktadır. Dağlarla çevrili alanın ortasında Türkiye’nin en verimli topraklarına sahip Amik Ovası uzanmaktadır. Lübnan’dan doğarak Suriye üzerinden Türkiye topraklarına giren Asi (Orontes) nehri Hatay ile sınırları içerisinde Akdeniz’e dökülür. Hatay, bu coğrafi konumu gereği insan, bitki ve hayvan yaşamı için oldukça uygun bir doğal çevreye sahiptir. İlin %47’sini dağlar,%33’ünü ise ova oluşturmaktadır. Bu nedenle bir taraftan her çeşit meyve ve sebze yetişirken diğer taraftan da hayvancılığa uygun bir arazı yapısına sahiptir. Çevresindeki dağlarda ise çeşitli su kaynakları mevcuttur. Tipik Akdeniz ikliminin egemen olduğu il merkezine kar yağmaz.

Amik Ovası

Mağaralardan çıkan sonsuzluk

Ayrıca diğer Akdeniz memleketlerinden ayrı olarak sıcak ve nemli yaz aylarında öğleden sonra çıkan meltemle şehir serinler. Denize kıyısı olması ve Ortadoğu’dan, Batı Anadolu’dan gelen yolların kavşak noktasındadır. Bu özelliği antik çağlarda Antakya’yı kozmopolit bir dünya başkenti haline getirmiştir. Bulunduğu coğrafik konumu nedeniyle doğunun batıyla, batının doğuyla buluştuğu bir noktadır. Bu nedenle tarihsel gelişim içerisinde kentin bu karakteri kültürel ve toplumsal yapısına, bir taraftan da mimari özelliklerine, gelenek ve inançlarına tümüyle yansımıştır. Kentin bu tarihsel gelişimi Helenistik Çağ’dan çok daha ötelere, paleolitik çağlara dek gider. 1956 yılında, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Profesörlerinden Enver BOSTANCI ’nın Antakya ve yöresinde yaptığı araştırma ve kazılar neticesinde Hatay’ın Paleolitik dönemlerine ait çeşitli belge ve bulgulara ulaşılmıştır. Antakya ve çevresinde tespit edilen birçok mağarada paleolitik dönemlere ait insan izlerine rastlanılmıştır. Keldağ’ın eteklerinde Suriye sınırında oldukça yakın bir bölgede deniz kenarında, denizden 19 metre yükseklikte, Üç Ağız Mağarası bulunmaktadır.

Beşikli Mağarası

Gelişen imparatorlukların paylaşamadığı topraklar

Burada tespit edilen insan yapımı taştan yapılan kazıyıcılar, dilgiler, hayvan ve bitki kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Tarihi 100. 000 bin yıl öncesinde var olduğu ve bulunduğu konumundan dolayı 2,5 milyon yıl öncesinden ortaya çıkan kültürel evrimin İsrail Rift Vadisi’nin kuzeyinde Yiron’da ve Gürcistan’da devam eden gelişimin batıya geçiş noktasını oluşturmaktadır. MÖ 3000 yılında Akadların egemenliğine giren bölge daha sonra Hurriler ve Hititlerin egemenlik sınırları içerine girer. Hititlerin prenslikler haline geldiği 12.yüzyıldan itibaren ise Amik Ovası’ndaki Kanula (Tell-Açana) bir Hitit başkenti olarak görüldüğü gibi dünyanın da ilk politik başkenti olarak ortaya çıkmaktadır. MÖ 538 yılında bölgeye Persler egemen olur. Bu egemenlik, Büyük İskender’in MÖ 333 yılında Hatay topraklarına girmesine dek sürer. 333 yılında Büyük İskender’in orduları ile Pers Kralı Darius ’un orduları Dörtyol yakınlarında İsos’ta karşı karşıya gelir. Savaşın neticesi ve oluşumu hakkında her ne kadar münakaşalı bir durum varsa da, bu savaştan sonra İskender Hatay ve yöresinde tam bir egemenlik kurar.

Vespasianus Titus Tüneli

Refah içinde geçen yaşamlar

Savaşın neticesinde Hatay ve yöresi yeni bir kültürel, ticari, politik, siyasal ve sanatsal etkileşim süresine girer. İskender’in ölümünden sonra fethettiği ülkeler, generalleri tarafından kanlı savaşlar neticesinde paylaşılır, Hatay’a ve yöresine Seleukos egemen olur. MÖ 64 yılında Romalılar tarafından işgal edilen kent hızla gelişir ve çağın en büyük imar hareketlerine sahne olur. Bazı tarihçilere göre kentin nüfusu 700 bin civarında idi ve Roma, İskenderiye ile birlikte antik çağın en büyük üç kentinden birisiydi. Kentin sosyal yapısını geniş coğrafyalara yayılmış olan Roma İmparatorluğu‘nun çeşitli bölgelerinden gelen çeşitli din ve inanışlardaki uluslardan oluşuyordu.

Bu verimli topraklar üzerinde yaşayan ‘’Antiokiea’’ halkı, ticaret ve tarımın verdiği zenginlik ve yüksek hayat standartlarına kentin nemli ve ılıman havası da katılınca rahatına, eğlenceye, yemeye, içmeye ve eğlenceye düşkün, sanatsever, ılımlı, hoşgörülü bir toplum oluşturdular. MS 399 yılında Roma İmparatorluğu Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu olarak ikiye ayrılınca Antakya ve yöresi, başkenti İstanbul (Konstantinopolis) olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun egemenlik sınırları içerisinde kalmıştır..

Neşeli ol,hayatını yaşa mozaiği

Bir ayrı Cumhuriyet

MS 638 yılında Müslüman Arapların eline geçmiştir. 968 yılında tekrar Bizans egemenliğine geçen Antakya ve yöresi 1084 yılında Selçukluların eline geçmiştir 1260 yılında Moğol istilasının karşısında direnemeyen kent, Moğolların eline geçer. 1267 yılında Türk-Memluklu hâkimiyetindeki bölge 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1.Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte Antakya Fransızlar tarafından işgal edilir. 19 yıl Fransızların yönetiminde kalan Hatay’da 1938 yılında Hatay Cumhuriyeti kurulur. Hatay Devleti’nin ömrü on ay sürer. 23 Temmuz 1939 tarihinde Hatay devleti Türkiye Cumhuriyeti’ne katılarak Anayurda tekrar kavuşur. Hatay’ın Anayurda tekrar katılması burada birkaç satırla anlatılmıştır ancak, Mondros Mütarekesi ile işgal altına giren Hatay’ın bu işgalden kurtulması, meşakkatli bir diplomasinin sonucunda olmuştur. Hasta yatağında bizzat yazışmaları ve yönlendirmeleri yapan Mustafa Kemal Atatürk, ‘’ 40 asırlık Türk Yurdu düşmana bırakılamaz’’ diyerek mücadele etmiştir. Atatürk son nefesine dek, Hatay meselesinin çözümü ile uğraşmış ve bunu başarıya ulaştırarak ülkemize en son hediyesini bırakmıştır.

Hatay Cumhuriyeti Bayrağı

Turizmin göz bebeği

Atatürk’le beraber bu mücadeleyi veren İsmet İnönü, Tayfur Sökmen, Albay Şükrü Kanatlı, Ayşe Fitnat Hanım, Yüzbaşı Asım, Nuri Aydın Konural, Abdüsselam Ağa, Kara Hasan Paşa, Akil Bin Ebu Türko, Orgeneral Asım Gündüz, İzzet Zekariye Güçlü ve burada ismini sayamadığımız tüm kahramanları rahmetle ve minnetle anıyoruz.  Ülkemizde Güneydoğu kültür turları denilince akla gelen ilk kentlerimizden olan Hatay, tarihi, doğal güzellikleri ve mutfağıyla turizmcinin gözde noktalarından. Her yıl binlerce yerli ve yabancı turizm tarafından ziyaret edilerek, dinlerin ve kültürlerin beşiği olan Hatay’ın konuk severliğine şahit oluyorlar. Özellikle Roma döneminden kalma mozaiklerin sergilendiği Hatay Arkeoloji ve Mozaik müzesi, bünyesinde barındırdığı zengin koleksiyonu ile antik dönemin sanatsal gelişimini bizlere en iyi anlatan mekânların başında gelmektedir.

Hatay Arkeoloji Müzesi – Şuppiluliuma Heykeli

Defne’nin Kaçışı

Yunan mitolojisinde geçen Daphne (Defne) ile Apollon öyküsü ’nün da Hatay da geçtiğine inanılıyor. Kısaca hikâye şöyle geçmektedir;

Mitolojiye göre Defne (Daphne), çok güzel bir kızdır. Bir gün ormanda gezerken ışık ve sanat tanrısı Apollon onu görür ve âşık olur. Bu duyguyla, onunla birlikte olmayı şiddetle arzular. Ancak güzel Defne bunu istemez. Çünkü tanrılarla beraber olan kadınların kaderlerinin de hiç iyi olmayacağını kanısındadır. Bu nedenle kaçar. Apollon peşini bırakmaz ve onu takip eder. Tam Apollon yakalayacağı sırada Defne:’’ Ey sevgili Toprak Ana, beni Apollon’dan koru. Ne yaparsan yap!’’ diye haykırır. O anda Defne orada bir ağaca dönüşüverir. Apollon bunu üzüntü ile seyreder. Bu öykünün geçtiği yerin, Antakya’nın 8 km güneyindeki Defne (Harbiye) semti olduğu söylenir. O gün bu gündür Defne ağacı, zaferin ve dostluğun simgesi olagelmiştir. Bu hikâyeye ilham olmuş mozaik Harbiye’de bulunmuş ve MS 3.yüzyıla tarihlenmiştir.

Harbiye Şelalesi

Eğitim ve kültürün de başkenti

Türkiye de okuma-yazma oranın en fazla olduğu illerimizin başına gelen Hatay, bu eğitim bilinci ile üç büyük dinin bir arada yaşadığı nadir kentlerimizden. Müslüman ve gayri Müslüman halkın bir arada yaşadığı ve bir kültür ve din mozaiğinin örnek tablosu gibi herkes tarafından takdir ediliyor. Demografik çeşitliliğin en fazla olduğu illerimizden olan Hatay, Ermeni halkına ait köyün oldu tek kentimizdir. Dağlarla korunan ve batı Anadolu ile Ortadoğu’ya geçiş kapısı olan Hatay, Akdeniz kıyısında bir inci gibi parlamaktadır. Sizlerde yolunuz Hatay’a düşerse en az bir gece konaklama yaparak, kültürünü, doğasını, misafirperverliğini ve lezzetlerini kesinlikle tadın. Ölmeden önce görmeniz gereken yerlerin başında gelen bu kent, sizlere tarihi bir rüyayı sınmaktadır.

Habibi Neccar Cami

Yorumlar